KATEGORİLER

22 Temmuz 2017 Cumartesi

DRONE HAVA ÇEKİMLERİ ÖMER BEY'DEN

21/07/2017 Cuma, Tire


Yaylaya çıktığımızda Mehmet işin yarısını bitirmişti. Havuza bolca su gelmeye başladı. Günlük işlerimizi tamamladıktan sonra fırsatım olursa yukarı yaylaya çıkıp elmaları toplayacağım. Telefonum çalıyor. Arayan artık dostluk derecesinde bağımız olan eski bir çalışma arkadaşım Orhan Bey. Mesleki yönden izlediği yolu hep takdir etmişimdir. Almanca ve İngilizce dillerini ileri düzeyde bilen bu arkadaş, dünyanın bir çok ülkesinde geo-teknik dalda mühendislik hizmeti vermeye devam ediyor. Yedi yıldır dünyanın en büyük araştırma firmalarından Fugro'nun Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri müdürü olarak görev yapan arkadaşımla uzun uzun sohbet ediyoruz. Yanında diğer bir çalışma arkadaşım Yalçın var, o da sohbete katılıyor. Umman'daki işlerden bahsediyoruz. Büyük heyelanlar olmuş. Sadece Sultan Qaboos'un karşı olduğu için karayolu tünellerine izin verilmeyen ülkenin başkentine yakın ve trafiği yoğun bir bölgede 150 metreyi aşan yüksekliklerdee yol yarmaları yapılıyor. Qaboos kendisine suikast yapılmasından korktuğu için karayolu tünellerini kullanmazmış (!) Tünel olmayınca açık kazılarda ne kadar şev tahkimatı yapılırsa yapılsın doğanın dengesi bozuluyor elbette. Yıllardır süren projede İdare müşavir firmayı devre dışı bırakmayı düşünüyormuş. Qaboos Sultan da inadından vaz geçmiş tünele razı olmuş ama artık çok geç. Telefonda uzun konuşmayı pek sevmem ama söz konusu iş olunca bu alışkanlığım geçerliliğini yitiriyor.

Birbiri ardına gelen giden misafirler yukarı yaylaya çıkmama imkan vermiyor. Akşamın ilk saatlerinde kendine has yaşama bakış felsefesine sahip dostlarımız geliyor. Artık onlar misafirden de öte. Yanlarında getirdikleri "drone" denilen minik hava aracı ile fotoğraf ve film çekimleri yapıyorlar. Uzaktan kumanda ile kontrol edilen cihazın çalışması oldukça heyecan verici. Taş Ev'in etrafında dört dönüyor alet. Bir anda irtifa kaybedip hızla yükselişe geçiyor, ekranda beliren göz alıcı fotoğraflar için deklanşöre basmak yeterli. Drone gökyüzünde süzülürken cephe gerisinde sabitlenip Taş Ev'in harika fotoğraflarını çekiyor. Taş Ev'in cephe görünüşlerinde taştan ziyade ahşap öne çıkıyor. Helikopter maketine benzeyen bu aletin 500 metre yüksekliğe kadar çıkabildiğini söylüyor Ömer Hadimli dostum. Az önce Bozdağ'da bir tanıtım filmi çekimi çekmiş. Bundan böyle profesyonel hava fotoğrafları ve film çekimleri yapacakmış. Güzel bir uğraşıya el atmış. Yaptığı işten büyük zevk aldığı belli.

Zaman yine su gibi akmaya başlıyor. Misafirlerimizin hepsi memnun ayrılırken bizim bütün yorgunluğumuzu da alıp yanlarında götürüyorlar. 

21 Temmuz 2017 Cuma

TAKALAR GEÇİYOR ALLI YEŞİLLİ

20/07/2017 Perşembe, Tire

Tarih beni tam 43 yıl öncesine götürüyor. Bülent Ecevit'in mavi gömlekli gençlik hali geliyor gözlerimin önüne. "Takalar geçiyor allı yeşilli." şiiri... Türkçeye verdiği önem geliyor aklıma ve kibarlığı, zarafeti... Dilinden düşürmediği "Eşim Rahşan" sözcükleri ile eşine olan saygısını unutamıyorum.  20 Temmuz deyince "Karaoğlan" geliyor aklıma. Ve 43 yıldır çözülemeyen Kıbrıs sorunu. Ambargoların ardından dünyada hiçbir ülkenin tanımadığı garip bir devlet (!) Yıllar süren politik başarısızlıklar... 

Gündüz misafirlerimiz merak etmiş, arkadaşlarının tavsiyesi üzerine Ödemiş'ten gelmişler Taş Ev'i görmeye. Bizimkisi ilk keşif diyorlar, en yakın zamanda tekrar ziyaret edeceklerini söylüyorlar. Hava yine sıcak. Hafiften bir rüzgar ilaç gibi geliyor. 

Yukarı yaylada tıkanan kaynağı açmak üzere Mehmet geliyor motosikletiyle. Yukarı yaylaya çıkıyoruz birlikte patika yoldan. Göz alıcı kırmızı renge bürünmüş bir elma ağacının yanından geçiyoruz. Pınarın ağzına kadar yürüyoruz.

Akşama doğru baba dostu bir yakınımızın oğlu geliyor çok uzaklardan. Salonun camlarını katlayınca doyumsuz manzaraya güzel bir esinti eşlik ediyor. Ağustos böceklerinin çenesinin yorulduğu saatler.

Geç vakitlerde dönüyoruz evlerimize. Koltuğuma kuruluyorum. Saat 01.30 suları. Önce hafiften bir sarsılıyoruz. Gözlerimi sallanmaya başlayan avizeye dikiyorum. Şimdi biter deyip sükunetimi korumaya çalışırken daha şiddetli geliyor dalgalar. Saniyeler bir biri ardına tükenirken içinde bulunduğumuz betonarme bina salıncak gibi sallanmaya başlıyor. Oda kapısından tak tak diye sesler geliyor. Büyük bir deprem olmalı. Kim bilir merkezi neresi? Liseye giderken İzmir'de meydana gelen depremden sonra bu kadar uzun süren başka bir deprem yaşamadım. Yaklaşık yirmi saniye süren yer sarsıntısının sona ermesini bekliyoruz çaresizlik içinde. Uyumak üzere olan eşimin uykusu kaçıyor. Dışarı kaçmak gibi bir telaş içinde değiliz. Nihayet bitiyor. Avize hala salınımını sürdürüyor. Kandilli Rasathanesinin anlık deprem kayıtları web sitesine girmeye çalışıyorum. Aşırı yüklenmeden olsa gerek, sayfa açılmıyor. Facebook'taki meraklı teyzelerden almaya çalışıyorum haberi. Bir sayfa açılıyor önümde deprem olduğunu haber veren. "Depremmm." Biliyoruz, deprem de merkezi nerede? Yorumlar yapılıyor face'te, sorular soruluyor. "Nerede olmuş?" Nihayet Bodrum'da olduğuna dair ilk haberi alıyorum. Bodrum bize çok uzak. Burada bu kadar çok sallandıysak, orada taş taş üstünde kalmamıştır. TV'yi açıyoruz. Alt yazıda Gökova Körfezinde 6,3 büyüklüğünde deprem olduğunu yazıyor. Yetkililerle röportajlar yapılıyor. İlk haberlere göre can kaybı olmadığını öğrenince rahatlıyoruz. Uykum ağır basıyor, yastığa kafamı koyar koymaz derin bir uykuya dalıyorum. Varsa yaşanacak günümüz yaşarız elbet. 

20 Temmuz 2017 Perşembe

TOSBAĞA

19/07/2017 Çarşamba, Tire

Nispeten daha serin bir güne merhaba diyoruz. Ertuğrul Usta menüye dahil ettiği içli köfteyi hazırlıyor. Bunu gören misafirlerimiz fırsatı kaçırmayıp hemen siparişlerini veriyor. Onları uğurladıktan sonra bir fırsatını bulup patika yoldan yukarı yaylaya çıkıyorum. Elimdeki kovaları ne bulursam doldurup gelmek var kafamda. Esas amacım suyun durumuna bakmak. Havuza giren su miktarındaki azalmanın sebebini arıyorum. Yolda yürürken bir çıtırtı sesi geliyor kulağıma. Otların arasında bir kaplumbağa beni görünce kafasını bağasına gizliyor. Çıkması onun için hayli zor olan bir tümseğin altında kalmış. Yolun kenarına alıyor sabırla kafasını çıkarmasını bekledikten sonra fotoğrafını çekiyorum.

Yayla girişindeki ağaçtan armutları toplarken kararsız kalıyorum bir süre. Biraz daha olgunlaşınca daha güzel olacak sanki. Bu sefer de kuşlar benden önce davranacak. Yarım kova kadar armut topluyorum. Biraz ilerleyince ikinci armut ağacı çıkıyor karşıma. Bu farklı bir cins. Ağaçta kalan tek tük armut tam kıvamına ermiş, kalanların yarısını kuşlar yemiş. Hemen onun yanındaki ağaç Bey Armudu dediklerinden. Olabildiğince irileşmiş meyveler. Hepsini toplayacak kadar kova yok yanımda. Birkaç gün sonra çıkıp toplamalı. Havuz başına doğru ilerliyorum. Havuzun kenarındaki kayısı ağacı coşmuş. Bütün dallar meyvelerin ağırlığıyla aşağı sarkmış. Bir çoğu da havuzun içine düşmüş, zayi olmuş. Dalları kendime doğru çekip kısa sürede kovaları dolduruyorum. Nefis bir tadı var bunların. Kayısı ağacının yanındaki elma ağacına bakmıyorum bile. Her taraf elma nasıl olsa. Havuza akan kaynaklardan biri kapanmış. Borular yerinden çıkmış. Kaynağın ağzı çamur yığını. Büyük bir iş çıkartacak bana. Şimdi kimi bulsam da yaptırsam diye kara kara düşünüyorum. Salih'i arıyorum, telefonu cevap vermiyor. İşlerinin en yoğun olduğu dönem zira. Burada arayana geri dönme gibi bir adet yok. 

Elimdeki kovalar tepeleme armut ve kayısı dolu. Birkaç tane de numunelik elma atıyorum kovaya. Yaylanın yol çıkışı tarafında iki ağacın erikleri olgunlaşmış olmalı. Nasıl bir erik bu bilmiyorum. Öyle gösterişli görünmüyorlar ama bir lezzetleri var ki böylesini görmedim. Eşime tattırmak için bir iki avuç dolusu koparıyorum dalından. 

Dönüşümde eşim sürpriz yapıyor, enfes bir kek hazırlamış. Selma Hanım güzel bir yorgunluk kahvesi yapıyor. Tam kıvamında esen rüzgar yaprakları hışırdatıyor. Oturduğum koltukta ellerimi geriye uzatıp derin derin nefes alıyorum. Sakin bir gün geçiriyoruz. Zaman zaman özlemini çektiğim bir şey bu. Belki de ilk kez gözlerimi kapatıp tatlı bir şekerleme yapma imkanım oluyor. Daha önce ne zaman buna niyetlensem arkadaşlar birinin geldiğini haber verirler. Her kim olursa gelen hemen kendimi toparlar, Tanrı misafiri olarak değerlendiririm. Ekipte bir hareketlilik başlar zevkle masalar hazırlanır. Zamanın su gibi aktığı anlar başlar. Yeni misafirlerimizden sıkça duymaya alıştığımız "Daha önce bizim arkadaşlar gelmiş, onların tavsiyesi üzerine geldik." cümlesi heyecanlandırır bizi. 

Servis saati geçince dönüyoruz evlerimize. Uzun zamandır işler gece yarılarına kadar uzayınca vakitlice dönüşümüz büyük bir lüks oluyor bize. Evde koltuğuma oturur oturmaz telefonum çalıyor. Kayıtlı olmayan bir numara. Saat 22.45. Telefondaki ses soruyor. "Açık mısınız?" Cevap veriyorum, "Hayır efendim servisimiz saat 22.00 de sona eriyor." Beyefendi için servisin olmaması önemli değil. Israrla soruyor bir kez daha. "Açık değil mi yani?" Yukarıda olsaydık ne cevap verirdim acaba. "Açığız ama servisimiz kapalı."

19 Temmuz 2017 Çarşamba

DOMATESLERİMİZ KURUYOR

18/07/2017 Salı, Tire

Salı Pazarından alışveriş yapacağım için biraz erken çıkıyorum evden. Dünden kasap alışverişini yaptığım iyi oldu. Bu sayede pazar işi de fazla uzamıyor. Yaylaya çıkar çıkmaz dünden aldığımız domatesleri dilim dilim kesip terastaki kurutma selelerine diziyoruz. İstanbul'u sel bastı haberleri biraz tedirgin ediyor. Güneş zaman zaman bulutların arasına gizlenip tekrar yüzünü gösteriyor. Zaman zaman sert esen rüzgar havada bulut bulabilse toplayıp yağmura çevirecek. Meteoroloji raporlarında yağış beklentisi yok. Fırsat bulabilirsem yukarı yaylaya çıkarak biraz armut, erik ve elma toplamayı düşünüyorum. 

Yaylaya varır varmaz Kuşadası'ndan İstanbullu bir çift geliyor. Hayatlarında ilk Tire şiş köfteyi Taş Ev'de deniyorlar. Hanımefendinin hoşuna gidiyor bu yeni lezzet ancak beyefendi biraz yağlı buluyor. Yağ dediği mis gibi tereyağı. Bana göre de şiş köfteyi adam eden bu yağ. Yemeklerini yedikten sonra Biraz sohbet ediyoruz. Ankara'da aynı yıllarda üniversite okumuşuz. O zamanlar yeni açılan Hacettepe Üniversitesinin Beytepe kampusunda okumuşlar. Halen İstanbul'da turizm sektöründe çalışan çift kartımızı alıyor. Bizden Tire'de gezilecek görülecek yerleri soruyorlar. Sonradan olma bir Tire'li olarak gururla Tire müzesini gezmelerini öneriyorum. Hanımefendiye müze deyince aklına muhtemelen görmekten bıktığı taş heykeller, eski paralar geldiği için burun kıvırıyor. Düşündüğü gibi olmadığını, Tire'nin sosyal yaşantısını konu alan güzel bir etnografya müzesi olduğunu anlatıyorum. 

Onları uğurladıktan sonra domatesleri serme işine devam ediyorum. Oldukça yorucu bir iş ama güzel sonuç elde ediliyor. Sabırla kesilip üzerine kaya tuzu serpildikten sonra kızgın güneşin altında kurumaya bırakılan domateslerden harika bir meze çıkıyor ortaya. Önceden söyleseler inanmazdım, tam on yedi kilo armut domatesten bir kilo kadar domates kurusu kalıyor. Yani ağırlığının neredeyse yüzde doksan beşi buharlaşıyor.

Eskiden beri yazılarımı okuyanlara Elektrikçi Ali desem hatırlayacaklardır. Bu akşam sürpriz yaparak ailesiyle birlikte misafirimiz oluyor ve şeytanın bacağını kırıyor. Oğlunu, gelinini ve torununu da yanına alan eski tedarikçimin keyfi yerinde. Yemeklerini yedikten sonra çok kişiden duymaya alıştığım şeyler geçiyor aklından. Hafif çakırkeyif haliyle "Şurada bungalow türünden bir de konaklama olsaydı..." demeden alamıyor kendini.

Esprili konuşmalarıyla aramızda sıcak bir dostluk oluşmasını sağlayan gençler katılıyor aramıza. Her zamanki masalarına geçiyorlar verandada. Uzaktan kumandalı kamera çekimi yapan bir "drone" getirmişler yanlarında. Ne anlama geliyormuş bu "drone" merak ediyorum. "Erkek arı" imiş Türkçe karşılığı. Havanın kararmaya başlaması, kayıt için kullanılacağını söyledikleri anlamadığım bir parçayı yanlarında getirmemeleri sebebiyle uçuramıyorlar drone'larını.

Ödemiş'ten gelen misafirlerimizin tamamı bizden memnun kalınca reklamımızı yapıyor. Bu sayede Tire'den sonra en fazla misafirimiz Ödemiş'ten geliyor. Yine güzel kıyafetleriyle üç çift ağırlıyoruz kiraz ağacının altındaki masada. Dışarıda oturmak kendi tercihleri. Bir saat kadar sonra üzerlerinize verdiğimiz şallar yetersiz kalınca yukarıdaki salona taşınıyorlar.

18 Temmuz 2017 Salı

DÖRDÜ BİR YERDE

14/07/2017 Cuma, Tire

Şehir yine yanıyor... Derler ki, geçen kış sert geçtiği için çekiyoruz bu kavurucu sıcakları. Ya bu gelecek kışın sertliğine delalet ise (!)

Nihayet bugün biraz rahatız. Sıradan hafta arası bir gün. Belki de geçen cumanın yoğunluğuna aldanıp havaya girdiğimiz için bize öyle geliyor. Bugünden aklımda kalan iki şey var. Birincisi Venüs'ün Fifi'yle oynamaktan bıkıp tavuklara musallat olması. Zavallı tavuğu bizimkinin ağzından alıyoruz. Kara kız çok korkmuş. Neyse ki hayati tehlikesi yok. İkincisi Ankara'dan gelen misafirlerimiz. Ödemiş'te işyerleri varmış. Artık bu tarafa her geldiklerinde bize uğramadan dönmüyorlar. Bu şekilde vazgeçilmez olmak gururumuzu okşuyor. Şefimiz onlara gösterişli bir et tabağı hazırlıyor, hemen basıyorum deklanşöre...




 15/07/2017 Cumartesi, Tire

Bugün sözde demokrasi tutkunları, demokrasinin ne olduğunu bilmeyenler, faşizmi demokrasi sananlar, aldananlar, aldatılanlar meydanlarda. Büyük bir akıl tutulması devasa gösterilere dönüşüyor. Toplumdaki ayrışma gözümü korkutuyor. Fırsatım olursa bugüne özel bir yazı yazmak isterim. Geçen haftanın kopyası gibi bir gün geçiriyoruz. Bugün yine bir evlilik teklifi var. Sevgilisine evlilik teklifinde bulunacak gençlerin ilk aklına gelen yer oluyor Taş Ev. Masa özenle süsleniyor, günün anlam ve önemine uygun müzikler çalınıyor. Delikanlı mum ışığında kız arkadaşına evliliğe gidecek ilk sözcükleri söylüyor. "Benimle evlenir misin?" 

 16/07/2017 Pazar, Tire

Tuhaf bir durum. Günlüğümü günü gününe yazmaya vakit ayıramıyorum. Oysa, yurt dışı tatiline gittiğim günlerde bile aynı günün akşamına yaşadıklarımı not ediyordum. Yazdıklarımı kontrol etmek için yayınlama tarihim birkaç gün sarksa bile ayrıntılar, etkilendiğim kişi ve olaylar canlılığını koruyabiliyordu. Bu aralar ne olduysa büyük zevk aldığım bu iş sekteye uğruyor. Hayır, bıkkınlık değil bu. Önce kitap okumaya ayırdığım vakti blog yazarlarının yazıları almaya başladı. Daha sonra facebook paylaşımları... O kadar ilgi çekici müzik ve haber paylaşımları var ki bağımlılık yaratıyor. Bu arada işlerin yoğunlaşması yazma işlerini sekteye uğratıyor.

Kahvaltı servisinin sadece pazar günlerine indirilmesi iyi oldu. Yaylaya çıkar çıkmaz hummalı bir çalışma başlıyor. Kızım Venüs'le haşır neşir oluyor. Kümesteki folluktan yumurtaları topluyorum. İlk zamanlar eşimin kimseye bırakmadığı zevkli bir iş bu. Birbiri ardına rezervasyon telefonları  gelmeye başlıyor. Hava çok sıcak. Hava sıcaklığının şehre göre en az on derece daha düşük olduğunu duyuyoruz misafirlerimizden. Sıcaktan bunalan soluğu Kaplan'da alıyor. Bulunduğumuz yer zirvede olduğu için tatlı bir esinti oluyor genel olarak. Kahvaltı servisinden sonra yemek misafirlerini ağırlıyoruz.

Sürpriz bir telefon geliyor çocukluk arkadaşımdan. Bir buçuk saat sonra yanımızda olacaklarını haber veriyor. Son geldiklerinde yeterince ilgilenemediğimiz için üzülmüştük. Kıymetli eşi, güzel kızları ve çocukluk yıllarından tanıdığım bir arkadaş ile birlikte yola çıkmışlar. Onlarla bir sürü ortak anımız var. Gelmelerine seviniyorum.

Bir baba oğul verandadaki masalardan birine oturuyor. Her gelen Taş Ev'i kafasında ölçüp biçiyor. Babanın bulduğu kusur verandada telefon şarj cihazını takacak prizin olmayışı. Ağaç ve fidan işleri yaptığı için Şubat ayında manzarayı kapatan yaşlı kestane ağaçlarının budanması gerektiğini söylüyor. Aceleleri hiç yok. İçkilerini içiyorlar, yemeklerini yiyorlar. Arada keyif çaylarını içip ilave siparişler veriyorlar. İlk kez geldikleri Taş Ev'i gezdiriyorum onlara. Yukarıda manzara eşsiz. İçkinin verdiği rahatlığın da payı var sözlerinde. Elini omzuma atıp döktürüyor. "Doğrunu söyleyeyim mi?" diyor gülerek. "Köye her geldiğimizde aşağıdaki lokantalardan birine giderdik. Bizim oğlan yine oraya gidelim dedi. Ben sizin levhalınızı gördüm. Buraya daha 1.250 metre olduğu yazılı. Bizim oğlana hadi çıkıp gidelim, beğenirsek kalırız, beğenmezsek küfrederek döneriz." Öyle ya o kadar yol boşuna gelinmemeli. Seçtiği kelimelerin biraz kaba olmasını yadırgamama rağmen söyleyiş tarzı hoşuma gidiyor. Aşağı indiğinde ben sormadan devam ediyor. "Gerçekten çok güzel bir yermiş. Bundan sonra geleceğimiz adres belli."

Arkadaşlarım geliyor, onları verandada ağırlıyor, özlem gideriyoruz. Bu kez birkaç laf edecek kadar zaman buluyoruz. Havaalanına yetişecekleri için erken ayrılıyorlar. Onların ayrılması ile birlikte tempomuz artıyor. Geç saatlere kadar ekip arkadaşlarımızla birlikte misafirlerimizi en iyi şekilde ağırlıyoruz.

17/07/2017 Pazartesi, Tire

Evet, bugün bunu yapmazsam olmayacak. Geçmiş günlerin dördünü de bir batında çıkarmam farz oldu. Ne iyi yaptık da tatil günümüzü pazartesiye aldık. Dünkü yorgunluğun üzerine çekilmezdi bugün. Tatil günümüzü hala salı bilenler var, her ne kadar sosyal medyada bu değişikliği duyurmuş olsak da. Ne yazık ki, bugün rezervasyon yaptırmak isteyenler, kapımıza kadar gelip geri dönenler oluyor.

Haftanın yorgunluğunu geç kalkarak atıyoruz. Öğlen saatinde geç kahvaltı için eşime tavsiye edilen bir kır bahçesine gidiyoruz Selçuk yolu üzerinde. Serpme kahvaltı veriyor burası da. Bizden başka bir çift kahvaltı ediyor arkamızdaki masada. Bahçe girişinde saç üzerinde otlu gözleme yapan bir köylü kadın ilişiyor gözümüze. Tavuklar civcivlerini peşine takmış masaların arasında dolaşıyor. Gençten biri masayı sildikten sonra siparişimizi alıyor. Kendi çıkardığımız kahvaltı ile önümüze gelenleri kıyaslıyoruz. Güzel bir kahvaltı servisi yapılıyor diyebilirim. Ben çayı sevmediğimden onun yerine ayran alıyorum. Kahvaltı ücreti bizimkiyle aynı. Kişi başı ikişer adet yaprak sarma ve sigara böreği, patates kızartması, gözleme ve ortaya sucuklu yumurta getiriliyor. Reçel çeşitleri küçük gofret kalıplarına konulmuş, basit ama parlak bir fikir. Bizim reçel çeşitlerimiz daha fazla ve göz alıcı. Bizdeki olan karadutlu lor ve pişi ile soslu biber kızartma yok. Yine de güzel bir kahvaltı ettiğimizi söyleyebiliriz.

Dönüşte çarşıda biraz alışveriş yapıyoruz. Muhasebeciye ve bankaya uğruyor, işlerimi hallediyorum. Toplu konut pazarından kasa kasa kurutmalık domates alıyoruz. Eve dönüp biraz istirahat ettikten sonra kasap alışverişimi yapıp yaylaya çıkıyorum. Bahçeye girer girmez hayvan dostlarımız karşılıyor. Venüs beni görünce sevinçten çıldırıyor. Tavukları besleyip yumurtalarını topluyorum. Aldıklarımı dolaplara yerleştirdikten sonra şehre dönüyorum. Bugün dinlenme günümüz ya, akşam yemeğini de meşhur kebapçı Hasan Usta'da yiyoruz. Salı pazarı kurulmaya başlamış bile. Yarın yüklü bir alışveriş yapmamız lazım.   

15 Temmuz 2017 Cumartesi

KİRAZ AĞACI ALTINDA HEM İŞ HEM SOHBET

13/07/2017 Perşembe, Tire

Şu bizim ekip arkadaşları iyice tembelliğe alıştırdı bizi. Öğlen sallana sallana geliyoruz. Geceleri geç döndüğümüz için bize hak veriyorlar. Onlara sonsuz güvenimiz var. Arada sakin geçen bir gün bile nefes almamıza yetiyor. Bugünün öyle bir gün olacağını tahmin ediyoruz. Ne de olsa cuma akşamı (!) Hani kutsal kitapta yazıyor ya, zinhar cuma akşamları yemeyin, içmeyin eve kapanın dua edin. Bu mudur ağır basan yoksa el alem ne der kaygısı mı? Ne olursa olsun biz de biraz dinlenmiş oluruz derken...

Yaylaya çıkar çıkmaz kalabalık bir aileyi karşılıyoruz. Ta Aydın'dan sadece bizim Taş Ev'i görmeye gelmişler yanlarındaki misafirleriyle birlikte. "Bizim damat gelmiş buraya, anlata anlata bitiremedi. Zeytinyağlılarınızın çok güzel olduğunundan bahsetti durdu." diyor emekli meslek lisesi öğretmeni beyefendi. Aman ne mutluluk... Yolu da tam çıkaramamışlar. Kaplan Köyündeki restoranlardan biri zaten kapalı. Diğerinin önüne geldikleri zaman "Yok burası değildi." demiş içlerinden biri. "Taş Ev'miş adı." 

Misafirlere sunulan mezeler çok takdir topluyor. Tabak tabak meze siparişleri veriyorlar. O kadar çok yiyorlar ki sıcaklara yer kalmıyor. Buna rağmen tatlılarımızın tadına bakmadan edemiyorlar. Dört değişik tatlı tabağı servis ediyoruz, tabaklar tertemiz geliyor geriye. Ayrılırlarken hediyelik ceviz almayı da ihmal etmiyorlar.

Hayır bugün o beklediğimiz sakin günlerden biri değil. Alışkanlıklar birer birer terk ediliyor. Gündüz saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar hiç yorulmadan koca bir gün geçiriyoruz. Zaman su gibi akıyor. Yorulmuyoruz, çünkü misafirlerimiz geliş saatlerini öyle güzel ayarlamışlar ki, hepsi bir anda gelmiyorlar. Hayır bazen öyle oluyor ki, anlaşmışlar gibi birine hoş geldiniz demeye fırsat bulamadan diğerleri geliyor. Bir de şunu gözledim: Ne zaman bilgisayarımın başına oturup bir şeyler yazmaya konsantre olsam, kapıdan Selma Hanım dışarıdan seslenir. "Osman Bey, misafir (!)"

Ekip boş durmuyor. Erik reçeli hazırlıkları tam gaz devam ediyor. Kiraz ağacının altında hem iş hem sohbet. Haber vermeden fotoğraflarını çekiyorum yukarıdan.

Aynı gün yazmayınca bu meret olmuyor işte. Tülbent telde kurumadan yazmak lazım ki, olaylar hislerinle yoğrulsun. Bugünün bir de özel konuğu var. Eşimin pek sevdiği kankasının kızı... Onu bugün davet etmesinin nedeni perşembe günlerinin diğer günlere göre daha sakin olması. Ayağı uğurlu geliyor teyzesine. Misafirlerle ağırlıklı olarak ben ilgileniyorum onları baş başa bırakmak için. Yine de zaman zaman dayanamayan eşim koşuyor yardımıma. Güzel kızımız çok beğeniyor Taş Ev'imizi, yemeklerimizi. Verandayı, manzarayı videoya çekip paylaşıyor. Harika bir iş çıkarıyor, "Bunu facebook reklamlarında kullanayım." diyorum.  


14 Temmuz 2017 Cuma

VERGİ KUTSAL MI?

12/07/2017 Çarşamba, Tire

Banka kartım yoğun kullanımdan ötürü parçalandı. Yenisini çıkartmak için yirmi gün oldu müracaat edeli. İlk aradığımda henüz şubeye gönderilmediği söylendi. Banka yetkilisini bugün yine aradım, önce müracaatımın olmadığını söyledi. "Nasıl olur, telefon kayıtlarına bakın, talebim üzerine yeni kartımın şubeye teslim edileceği bildirilmişti." dedim. Müracaat tarihinden on gün sonra şube yetkilisi ile görüştüğümü anlattım. Kart şubeye gelince mesajla bana bilgi verilecekti sözüm ona. Bir on gün daha geçmesine rağmen ne arandım ne de mesaj geldi.

Bir süre beklettikten sonra "Tamam, kartınız şubemize gelmiş." dedi yetkili. Nihayet yeni kartıma kavuştum. Yaylaya çıkıyoruz keyifle. Bir haftadır sıcaklar hız kesmiyor. Burası serin, tatlı bir rüzgar tenimizi okşuyor. Gündüzün erken saatlerinden itibaren gecenin geç saatlerine kadar misafir ağırlıyoruz.

Kavaklıdere Vergi Dairesinden arıyorlar. 2015 yılında kira gelir beyannamesinde yanlışlık yapılmış. Hem götürü şıkkı işaretlemişim, hem de gider göstermişim. İnternet üzerinden yeni beyanname doldurmam isteniyor. Bu yanlışlık pişmanlık cezasıyla birlikte pahalıya mal oluyor. Yüklü bir para çıkartıyorlar. Mecburen ödüyoruz. O kadar vergi kaçıran varken sehven yapılan bu yanlışlığın faturası bu olmamalı. Müfettişler ortaya çıkartmış hatayı. Görev aşklarına şapka çıkarıyorum, gözlerim doluyor. Vergi kutsaldır diye avutuyorlar milleti. Şimdi düşünüyorum, kutsallığı falan yok ödenen bu vergilerin. Hangi bombalar alınacak bu parayla. Kim bilir kimlerin canı yanacak, kimlerin anası ağlayacak, dış mihrakların çıkarlarına alet olan beceriksiz, korkak siyasetçilerin bıkmadan, usanmadan sürdükleri bu savaş oyununda.

Hem salonda, verandada hem de avludaki masalar dolup dolup boşalıyor. İlçenin üst düzey kamu yöneticilerinden biri geliyor. Oldukça genç görünüyor. Mekana ve yemeklere hayran kalıyor yanındaki arkadaşlarıyla birlikte. Diğerleri siliniyor aklımdan. Ha, bir de Tuçe vardı ailesiyle. Şu güzel konuşan kız. Hatırlamadınız mı hala? Hani her geldiğinde Trileçe tatlısını soran. Bu kez umduğunu bulamıyor ne yazık ki. Trileçemiz kalmamış...

Çarşambaları yoğun geçiyor. Cuma akşamı gelmeden ne koparırsak kar hesabı mı güdülüyor acaba? Bugün de o yoğun günlerden biri. Böyle günlerde misafirleri tanımak, onlarla sohbet etmek için zaman kalmıyor. Saatler su gibi akıyor, eve dönüyoruz. Aşırı yorgunluk gece bir şeyler yazmama engel. Televizyon kanallarının hepsinde algı operasyonu tam gaz.  Nasıl olmasın, bu oyuna ortak olmamanın bedeli bol sıfırlı vergi cezaları. Ama onların vergisi kutsal değil. Bu nedenle ödemek gelmiyor içlerinden. Onca para ödemek yerine hepsi kuzu kuzu uyuyorlar talimatlara. Yaşasın demokrasi şehitleri bayramı. Kutsal, şehit, gazi, rahmet, ibadet, din, iman yoksul halkın sözcükleri. Umman'ın beş yıldızlı otellerinin birinde viskisini yudumlayan şeyh geliyor gözümün önüne, üzerinde bembeyaz yere kadar uzayan entarisi, başında havalı kenarı siyah kordonlu başlığı. Hiç bir şey umurunda değil. Ne anası ağlıyor, ne evladını merak ediyor. Onun vergisi de kutsal değil. Din, iman hak getire. Kırsal bölgelere doğru uzanınca yıkık dökük camilerin içinde dua eden insanları hatırlıyorum. Yoksul oldukları görünüşlerinden belli. İki keçisi var en iyi durumda olanının. İşte onlar için önemli verginin kutsallığı, şehadet makamı. Bazıları cenneti bu dünyada yaşıyor, bazıları öbür dünyada hurilerin hayalini kuruyor.

Güçlü olan her daim kazanıyor. Ekranın bir köşesinde yeni 15 Temmuz amblemi ve Türk bayrağı birbiri ardına yayınlanıyor. Açık oturumlarda demokrasi tutkunu halkımızın Fetö'nün darbesini nasıl önlediği, ne kahramanlıklar yaptığı anlatılıyor. Toplu taşıma ücretsiz olacakmış. Mesajlar geliyor telefonuma, demokrasi bayramının şerefine o günkü konuşmalar beleşmiş. Cumhuriyet Bayramı out, Demokrasi Bayramı in. Ya rabbel alemin, halkıma doğru yolu göster artık.                                                                                

SALIMIZ SALLANMADI

11/07/2017 Salı, Tire

Tatil günümüz değil bugün. Her ne kadar facebook sayfamızda duyurmuş olsak da misafirlerimizin çoğunun kafasında kalan bugün kapalı olduğumuz. Bu nedenden ötürü sakin bir gün geçireceğimizi düşünüyoruz.

Sanırım bundan böyle en fazla yorulacağım gün olacak haftanın bugünü. Sabah bana göre erken, eşime göre geç kalktım. Salı pazarından alacağım çok şey var. Erken vakitlerde daha rahat park yeri bulmak mümkün. Eskiden hiç sevmediğim pazar alışverişinden zamanla zevk almaya başlıyorum. Pazar esnafı, köylü kadınlar beni tanıyorlar. Pazar yerinin dar sokaklarından güçlükle kendime yol bulmaya çalışırken beni gören satıcılar hararetle tezgahlarındaki yerli sebzelerden almamı istiyorlar.

Taşıyabilecek kadar yükümü tutup aldıklarımı arabaya bırakıyorum. Ellerim pazar torbalarıyla dolduğunda zaman zaman kalabalığın akışı kesiliyor. Yarım dakikayı bile bulmayan bu kısa beklemelere tahammülüm yok yaz sıcağında, ama elden ne gelir. İçimden kızıyorum, koca bebek arabalarını iki insanın zor yürüyebileceği dar pazar sokaklarına sokan kadınlara, iki tekerlekli pazar arabasını yolun ortasında bırakıp alışveriş yapanlara. Yarım saat önce kapıda selamlaştığı komşusunu pazarda görünce geyik muhabbetine başlayan hanım teyzelere de kızıyorum. Ya öyle bir pazar yeri yapacaksın; arabanın park yeri sorunu olmayacak, tezgahların arasında insanlar bebek arabası, pazar arabası ile dolaştığında bile tıkanmalar olmayacak yahut böyle daracık yollara bebek arabasıyla insanları sokmayacaksın arkadaş. Belediyenin yaptığı tek iş zabıtalarını gönderip tezgah kiralarını toplamak burada. Sanırım meşhur Salı Pazarında bu durumdan rahatsız olan benden başka biri yok. İnsanların duydukları bir takım rahatsızlara karşı kayıtsız kalmaları, zaman içinde bunları kabullenmeleri bir alışkanlık ya da kültür olarak çıkıyor karşımıza. İdareciler geniş park yeri ve düzenli tezgahlara sahip bir pazar yeri kurulursa o meşhur Salı Pazarı'nın büyüsünün kaçacağını mı sanıyorlar, kim bilir?

İşlerimi bitirince eşimi alıp yaylaya doğru yola çıktıktan sonra şefimiz arıyor. "Yanlış anlamayın, misafirlerimiz var, şimdi sıcaklarını vereceğiz, her şey yolunda. Sadece bilgi vermek için rahatsız ediyorum." Şu şefimiz kadar kibar şef yok. Gel gelelim şu "Yanlış anlamayın" sözünü çok sık kullanıyor. Bu durumda benim onu hep yanlış anladığım sonucu çıkıyor.  Şaka yollu takılıp "Ben seni hep yanlış mı anlıyorum?" diye soruyorum. Kısa süren bir sessizliğin ardından hafiften bir gülümseme beliriyor şefimizin yüzünde. Alışkanlık işte... 

Çok güzel bir gün geçiriyoruz bugün. Hayır, öyle çok yoğun bir gün geçirdiğimiz anlaşılmasın. Yoğunluk her zaman güzel olmuyor bazen. Nitelik değil nicelik olsun istiyorum. Güzelliği bazen sakinlikte, seçkin misafirlerimizle yapılan tatlı sohbetlerde, eski anılardan bahsetmekte ararım ben. Aylardır kapalı olduğumuz salı günü kimsenin kapımızı çalacağını beklemiyorduk aslında. Nasibi olan geldi yine. Tesadüfen çat kapı gelenler bizden öğrendiler eskiden salı günleri kapalı olduğumuzu. Tatil günümüzde değişiklik yapmasaydık kapıdan döneceklerdi. İki hanımefendi yalnız başına bazılarının dağın başı dedikleri yere geliyor, denizden gelen hafif esintinin eşliğinde lezzetli yemeklerini yiyor, içkilerini içiyorlar. Onların burada yakaladıkları huzur ortamını sağlayabiliyorsak doğru yoldayız.

Gece yine geç dönüyoruz eve. TV kanallarında destanlaştırılan bir film gösterime girmiş. 15 Temmuz algı operasyonu bütün medyayı ele geçirmiş. Falanca kişi tankın önüne geçmiş, tank da üzerinden geçmiş. Şehit diyorlar ona artık. Babasının ağzından duygusal cümleler yazılıyor ekranlarda. "Oğlum demokrasiyi çok severdi, onu korumak için canını verdi, sağ olsaydı yine aynısını yapardı. Çalışkan çocuktu, etrafında çok seveni vardı." Önceden belli köşelere titizlikle yerleştirilmiş kameralar oynanan tiyatroyu filme almışlar TV kanallarına emir komuta zincirinde yayınlatıyorlar. CNN'den bahsediyorum. Aydın Doğan'a aba altından sopayı gösterdiklerini bilmeyen yok. Falanca yeri böyle bastı darbeciler. Fonda savaş sahneleri. Aman Allah'ım bu algı operasyonuna dayanamıyorum artık. Sayın Cumhurbaşkanını demokrasi kahramanı yaptılar ya, bunların şeriatı getireceklerinden hiç kuşkum kalmadı artık.

12 Temmuz 2017 Çarşamba

PAZARTESİ SENDROMU

10/07/2017 Pazartesi, Tire

Bundan böyle artık pazartesi günleri istirahat günümüz. Henüz buna alışamadığımız için dün geceden hazırlanan alışveriş listesini kolaylamaya çalışıyoruz. Erken saatlerden itibaren rezervasyon yaptırmak isteyenlerin telefonlarına cevap veriyorum. Dün geç vakitlere kadar eve dönemediğimizden tatil günümüzün değiştiğini facebook, trip advisor, foursquare gibi sosyal sitelerde duyurmaya fırsat bulamadık.  Eşim kahvaltı etmeden duramaz. Yine bir an önce kahvaltıya oturmam için sesleniyor. Erken saatlerde kalkarak evde bir sürü iş yapmış. Bakıyorum ki artık dayanacak hali kalmamış, "Bugün değişik bir şey yapalım, kahvaltı önümüze gelsin." önerisinde bulunuyorum.

Bunaltan bir sıcak şehri kavuruyor. Dere Kahve'deki Asmaaltı Kafe'ye gitmeye karar veriyoruz.

Dışarıdan bakıldığında birkaç masadan ibaretmiş gibi görünen bahçeli evin kapısından içeri adımımızı atıyoruz. Ayşen Hanım bizi güler yüzle karşılıyor. Israrla üst kata çıkmamızı öneriyor. Alçak rıhtlı ahşap merdivenlerden çıkınca içimize ferahlık veren bir esinti karşılıyor bizi. Derenin kenarındaki yeşil bitki örtüsü gözlerimizi okşuyor. Zengin bir kahvaltı tepsisi geliyor önümüze. Sunulan çeşitlerin hepsi taze ve lezzetli. Sipariş ettiğimiz menemen tam istediğim gibi pişirilmiş. Keyifli kahvaltımızı yaptıktan sonra Ayşen Hanım'ın eşi Çağlayan Bey ile sohbet ediyoruz. 

Bugün tatil günümüz ama daha buna alışamadığımız belli. Sudan çıkmış balık gibiyiz. Yaylaya çıkmadan olmaz. Tavuklar yemlenecek, Venüs ve Fifi'ye yiyecek verilecek. İşin doğrusu Fifi'yi çok merak etmiyoruz. O bir şekilde başının çaresine bakar. Venüs daha küçük olduğu için onu görmeden içimiz rahat değil. Aldığımız malzemeleri arabadan indiriyoruz. Venüs şaşırtıcı derecede sakin görünüyor. Gece başına bir şey gelmiş olmasa bari. Yoksa bize darıldı mı? Tavukları besleyip yumurtaları topluyor eşim. Gündüzün ilk ışıklarında kümesin üzerindeki çatıya, çatıdan ceviz ağacının dallarına, oradan da yere inen kara kızlar, hava kararmaya başlarken kümeslerinin içinde tüneyip uyuklamaya başlıyor. Onları sansara, tilkiye kaptırmamak için akşam üzeri yeniden gelmemiz kümesi kapatmamız lazım.

Dönüşte biraz alışveriş yapıyoruz. Biraz dediysem yanımda alışverişi seven bir hanım olduğunu gözden kaçırmamak lazım. Zaman su gibi akıyor. Uzak bir yere gitmeyi aklımızdan geçirirken eve gidip dinlenmek fikri ağır basıyor. Bir an önce tatil günümüzün değiştiğinden sosyal medyayı haberdar etmek lazım. Eve döner dönmez ilk işim bu oluyor. Telefon edip rezervasyon yaptırmak isteyen iki misafirimize daha bugün kapalı olduğumuzu söylüyorum.

Akşam ezanında yeniden yayla yollarındayım. Yaylada tek işim kümesin kapısını kapatmak. Venüs koşuyor yanıma. Öğlenki durgunluğundan eser yok. Bacaklarımın arasında dolanıyor, üzerime sıçrıyor. Bu durum sevindiriyor beni. Venüs'ün yaramazlıklarına alıştığımız için sakin durduğunda acaba hasta mı, ya da başka bir hayvanla mı boğuştu soruları kafamı kurcalıyor. Bahçeye girerken başkası açık zannetmesin diye demir kapıyı sürüp kapatıyorum. Kümesi doğru giderken bahçe kapısının önüne gelen bir aracın farları kamaştırıyor gözlerimi. Arabadan inen biri demir kapıyı iterek açıyor. Hemen o yöne doğru koşar adımlara ilerliyor, bugün için kapalı olduğumuzu söylüyorum. Onlar dönmek için manevra yaparken diğer bir araba süzülüyor açık kapıdan içeri. Açık olduğumuzdan emin bir şekilde Taş Ev'e yöneliyorlar. Özür dileyip bundan böyle pazartesi günleri kapalı olduğumuzu söylüyorum. Biraz bozuluyorlar sanki. Haksız da değiller. Arabanın arka koltuğunda oturanlar misafirleri olmalı. Hiç tereddüt etmeden o kadar yol tepmekle kalmamış bir de yanlarında misafirlerini getirmişler.

Eve dönüyor, eşime durumu anlatıyorum. Bizim daha bilmediğimiz kaç kişi kapıyı kapalı bulup geri dönmüştür acaba? Bugün kapımızı kapalı görüp geri dönen misafirlerimiz için üzülüyoruz. Pazartesi günlerini tatil günü olarak görmemiz biraz zaman alacak gibi. Bu değişikliğe bizim adapte olmamız, misafirlerimizin alışması gerekiyor. Bugünkü tatilden bir şey anlamadık. Pazartesi sendromunun bir değişik versiyonun yaşadık adeta.

11 Temmuz 2017 Salı

EĞLENCELİ BİR HAFTA SONU

08/07/2017 Cumartesi, Tire

Hafta sonu çabuk geldi. Cumartesi kahvaltı servisini kaldırmanın keyfini yaşıyoruz. Hava yine sıcak. Biraz alışveriş yaptıktan sonra yaylaya çıkıyoruz. Dünden itibaren bariz bir yoğunluk yaşanıyor. Bu nedenle günü gününe yazamıyorum. Misafirlerimizin bazıları "Bizi hatırlamadın galiba?" derken hafif bir gülümseme yansıyor yüzlerine. Demek bu işte her gelen misafiri hafızaya almak gerekiyor. Aslına bakarsanız gelen misafirlerin yanında körleşip sağırlaşmanın daha doğru bir davranış olduğunu düşünüyorum.

Bu nedenle gelen misafirlere ilişkin gördüklerim, duyduklarım hemen hafızamdan siliniyor. Uyanık geçinen garsonlar misafir masalarında yapılan mahrem sohbetleri sünger gibi çekmekle kalmaz, insanların giyim kuşamlarından mimiklerine kadar her şeyi akıllarının bir köşesinde muhafaza ederler. Sohbete konu olan ne varsa; geçmişte yaşadıklarından tutun da gelecek planlarına kadar ne varsa kazınır beyinlerine.

Dolayısıyla misafirlerin bir sonraki gelişlerinde hatırlanması onlar için hiçbir zaman sorun olmaz. Bir çırpıda şekillenir zihinlerinde mahrem ilişkiler. "Şu köşedeki masada oturan inşaat yapıyormuş, hani geçen geldiğinde şuradaki masaya oturmuştu. İşleri kötü gidiyormuş. Her geldiğinde mutlaka fellah köfte sipariş eder. Karısıyla kıskançlık yüzünden araları açılmış. Bu sefer yanında başka biri var." Bunun gibi onca bilginin beyinde buluşması unutmayı zorlaştırıyor olmalı. Ben bu tiplerin tam aksi bir yapıdayım. Benim için önemli olan rahatsız etmeden, rahatsız edilmeden, huzurlu bir ortamda lezzetli yemek yemeleri, keyifli sohbetler eşliğinde hoşça vakit geçirmeleri misafirlerimizin. İş olsun aşk olsun orada konuşulan hepsi özel. Masaları gezerken kimin ne konuştuğunu duymamaya çalışırım. Bazen ortamı samimi bulup aralarındaki tatlı çekişmelere hakem tayin ederler beni. "Abi, sizce ben kaç yaşında gösteriyorum?" Esprili bir cevap ortamı neşeye boğmaya yeter böyle durumlarda. "On sekiz (!)"

Yoğun geçen günün sonrası bende yazacak hal kalmayınca detaylar uçuyor aklımdan. Ödemiş'ten sadık misafirlerimiz bu kez yanlarında genç bir çift ile birlikte geliyorlar Taş Ev'e. Genç hanımefendi hamileliğin son aşamalarına gelmiş. Soğukları gösteriyorum. Amacım neyimiz var neyimiz yok sayıp, seçimi onlara bırakmak. Hanımefendi ağzımdan ne çıkarsa "Tamam, biraz da ondan alalım." diyor durmadan. Artık bir yerde susmam lazım. Çünkü ne var desem aynı yanıtı alıyorum. "Tamam biraz da ondan alalım." Bir sürü mezenin tadına bakıp yemeği yedikten sonra dondurmalı kestane tatlısı sipariş ediyor. Beş dakika geçmeden tabak bomboş. "Ya ben bunu çok sevdim, bir tabak daha almak istiyorum." Nihayet yanındaki eşi müdahale ediyor. "Bir daha geldiğimizde yersin artık." Genç kadın ısrarcı, "Ama o zamana kadar ben doğururum." Güzel duygularla ayrılıyor misafirlerimiz, bizi mutlu ederek.

09/07/2017 Pazar, Tire

Hazır elim değmişken dünkü maceralarımı da not düşeyim. Ramazan ayından bu yana beklemediğimiz yoğunlukta bir pazar günü. Oldukça erken çıkıyoruz yaylaya, rezervasyon yaptırılan masaların kahvaltı servislerini hazırlamak için. Ekip arkadaşlarına bir saat sonra gelmelerini söylemiştik. İçleri rahat etmiyor, beklediğimiz saatten on beş dakika önce yaylaya geliyorlar.

Güne tatsız başlıyoruz aslında. Dün rezervasyon yaptıran misafirlerimizden sonra gelen ilk masa rezervasyon yaptırmamış. Erken saatlerde yerimiz var nasıl olsa. Üç yetişkin için üç kişilik kahvaltı istiyorlar. Mutfağa siparişi iletiyorum. Üç kişilik kahvaltı tepsisi hazırlanıyor. Tam masaya götürecekken beyefendi, "Bizim kahvaltı iki kişilik olsun, fazla yemiyoruz, ziyan olmasın." Kızıyor muyum? Evet kızıyorum. Eşim emek vermiş tabakları kişi sayısında göre hazırlamış. Kızıyor mu? Kızıyor. Birbirimizi sakinleştirmeye çalışıyoruz. Serpme kahvaltı veren bu tür yerlerde ister yesin ister yemesin kişi sayısı üzerinden hesap alınır. Bizim buna yüzümüz tutmuyor. İki kişilik kahvaltı yeter diyorsun ama önüne servis açılıyor, ekmeğini yiyor, sınırsız çayını içiyorsun. İcabında biz biraz daha şundan istiyoruz diyor kahvaltıyı üç kişiliğe çıkarıyorsun, sonunda iki kişilik kahvaltı ücreti ödeyeceğini düşünüyorsun. Bu davranış biçimi biraz tuhaf geliyor bana. Hani israf olmasın, bize fazla gelir derken uyanıklık yapıyor olmasınlar? İnsanız ya, benim de damarım tutuyor. Son derece nazik bir şekilde "Peki efendim, nasıl isterseniz?" deyip servis açıyorum. İki servis tabağı, ikişer çatal bıçak, ikişer çay ve su bardağı... Başı örtülü hanımefendi duramıyor. Biraz şaşırmış halde "Bize bir servis daha açar mısınız?" diyerek ikaz ediyor. İşte bunu ben yapmam, yapamam. "Hanımefendi, siz önce üç kişilik kahvaltı istediniz, ona göre hazırlık yapıldı, daha sonra iki kişilik olsun diye değiştirdiniz. Ben de size iki kişilik kahvaltı servisi açıyorum." Cevap hazır, "İsraf olmasın diye." Zaten bu tepkiyi bekliyorum; "Hanımefendi, biz servis sayısına göre kahvaltı ücreti tahsil ediyoruz." Hanımefendi bakıyor ki uyanıklık bir yere kadar, "O zaman üç kişilik olsun." Beklediğim cevap bu. "Peki efendim, size bir servis daha açıyorum." Mutfağa gidip önce üç, sonra iki kişilik dediğim kahvaltı siparişini yeniden üç kişiliğe çevirince eşim "Oyun mu oynuyorsunuz?" diyerek tepki gösteriyor. Haksız değil elbette.

Misafirlerimiz önlerinde ne varsa silip süpürüyorlar. İsraf olmasın diye (!) Olaya biz nasıl bakardık diye konuşuyoruz aramızda. Daha önce kızım ve eşimle birlikte gittiğimiz bir yerde iki kişilik kahvaltı istemiştik. Kahvaltıdan ziyade sucuklu yumurta, menemen türü şeyleri kahvaltıya tercih ederim şahsen. Çay da içmem. Onun yerine soğuk bir meşrubat alırım. "Biz iki kişilik kahvaltı istiyoruz." dediğimizde garson "Kişi sayısı kadar ücret alırız." dediğinde tepki gösterip, bunun üzerine mekanı terk etmiştik. Eğer kabul edip iki kişilik servis açsalardı üçüncü kişiye kahvaltı servisi açılmasını istemeye utanırdık. Çünkü bunun adı literatürde israf değil uyanıklık olarak geçer.

Çay kahve misafirleri için de bir formül bulduğumuzu sanıyorduk ama bu kez karşımıza çetin bir ceviz çıkıyor. İki araba dolusu kalabalık bir aile grubu yer göstermemizi beklemeden verandaya yöneliyorlar. Davetsiz misafirler gözlerine kestirdikleri en güzel masaya yerleşiyor. Aynı masadan önceki misafirlerimiz yeni kalkmış bulunduklarından ötürü temizlik bile yapılmamış henüz. Menüyü uzatıyorum aile reislerine. "Menüye gerek yok, biz yemeğimizi yedik, sadece kahve içmek üzere geldik." Geçen haftadan tecrübelendik ya, "Beyefendi bu bölüm yemek misafirlerimiz için, arzu ederseniz sizi yan tarafa alalım." diyorum. Beyefendi ısrarcı. "Yok burası daha iyi." "Geleni bekletmek doğru olmaz." diyorum. O hala "Sen bize kahve getiriver hadi, gelen olursa kalkarız hemen." diyor. Bu ısrarcı tavır canımı sıkıyor, bir süre hareketsiz bekliyorum. Hiç oralı değiller. "Beyefendi prensiplerimizi değiştirmek istemiyoruz, bu bölüm sadece yemek misafirlerinin." Homurdanarak kalkıyorlar sonunda. Yanındakilerle birlikte, "Başka yer mi yok, hadi başka tarafa gidelim." Bu kadar düzeyli misafirleri kaçırdığım için bir üzülüyorum, bir üzülüyorum ki, sormayın gitsin. Ama haklarını vermek lazım. Ayakları uğurlu geliyor. Israrcı misafirlerimiz bahçe kapısından çıkar çıkmaz Ödemiş'ten yeni misafirler geliyor. Onların kalktığı aynı masaya oturuyorlar hemen. Yoğun bir gün yaşıyoruz. Güzel insanları ağırlıyoruz. İzmir'den çocuğu ile gelen bir çift kiraz ağacının altında güzel vakit geçiriyorlar. Misafirlerimiz mezelerden sıcak yemeklere, tatlılara kadar yedikleri her şeye methiyeler düzüyorlar. Böyle olunca gündüzün ufak tatsızlıkları unutuluyor. Bu yorgunluğun ardından yarın tatil yapacağımız için sevinçliyim. Bundan böyle daha fazla dinleneceğimizi düşünüp salı günleri yaptığımız tatili pazartesi günlerine kaydırmaya karar veriyoruz. Salı pazarı ve diğer alışverişler tatil günümüzü yok ediyordu çünkü. Bu değişikliğin beklediğimiz sonucu getireceğini umuyoruz.  

9 Temmuz 2017 Pazar

ÖZEL GÜNDE EVLİLİK TEKLİFİ

07/07/2017 Cuma, Tire

Günün tarihi, ilgimi çeken ilk şey oluyor bugün. Mesleki yaşantımda takıntı boyutuna varan bir adetiydi DSİ'nin. Veysel Eroğlu, Genel Müdürlüğe getirildikten sonra hem kulağa hoş gelmesi bakımından hem de akılda daha kolay kalması için böylesi tarihleri hiç kaçırmadı. Yedi, yedi, on yedi. Bakan olmayıp hala Genel Müdürlükte kalsaydı muhtemelen bugün yine on yedi tesisin açılışını birden yaptırmış olurdu. Her yere yetişemeyeceklerine göre içlerinden biri merkez olur diğerleri için ise toplanan kalabalığa dev ekranlardan naklen yayın yapılırdı. Bölge Müdürlükleri hummalı bir çalışmaya girişir her taraf parti bayrakları, balonlarla süslenirdi. Açılışı yapacak olan belliydi. Bazen kilometrelerce uzaktan sembolik bir butona basar, ya bir barajın kapakları kapatılıp su tutma işlemi başlar, ya bir regülatörün vanasından sulamaya su verilirdi.

Önceleri siyasete uzak nadide bir devlet kurumu olan DSİ, bu iktidarla birlikte, görev ve sorumluluğundaki hizmetlerin reklamına başlamıştı. Reklam ki ne reklam. Önce kendilerine yakın organizasyon şirketlerini işi yapan firma yetkililerine önerir, (öneriden ziyade üstü kapalı bir emirdi bu aslında) onlara bir yığın para ödettirirlerdi. Açılış merkezinde hazırlığın boyutları ve bütçesi çok daha fazlaydı. Muhtemelen Reis bütün tesislerin açılışını buradan yapardı. Özel yollar yapılır, helikopter pistleri hazırlanır, katılımcı sayısını arttırmak için otobüs ve minibüsler kiralanır, törene gelen şakşakçılara ücretsiz kumanya, su ikram edilirdi. Halkımız beleşe mezar bulsa girerdi nasıl olsa. Yapımcı şirket katılımın yüksek olması için kendini helak ederdi. Bu işi başarıyla tamamlayanın değil, siyasi partinin reklamıydı. Bölge Müdürlükleri yapımcı firma üzerinde baskı kurardı, her şey yolunda gitsin, her hangi bir aksaklık olmasın, yüksek katılım sağlansın diye. Törende olası bir aksaklık halinde ya da yeterli sayıda insan toplanmayınca bu durum başta Bölge Müdürlerine ve yüklenici firmaya fatura edilirdi. Her şey yolunda giderse en çok onların yüzü güler, üstlerinden büyük bir yük kalkmış olurdu. Bu büyük telaş için milyon liralara varan hazırlıkların sonucunda nemalanan sadece siyasi iktidardı. Bedava yollu muazzam bir reklam fırsatı yakalamış olurlardı. TV kanalları, yazılı basın, açılışı yapılan tesislerden bahseder, profesyonel kameralar tören kalabalığını olduğundan daha fazla göstermek için ellerinden geleni yapardı. Bir de madalyonun arka yüzü vardır ki halk tarafından pek bilinmez. Dev tesis dediklerinin çoğu ya on kapaklı regülatörün üç ay önce tamamlanan iki kapağı ya da her yıl sele kurban edilen bir taşkın koruma duvarından ibaretti.

Bir tarih eski anılarımı nasıl depreştirdi? Yine böyle dev tesis açılışlarından birinin merkezinde tanıtım filmi çeken ekibe yardımcı olmak maksadıyla hayatımda ilk kez helikoptere bindiğimi söyleyip konuyu kapatayım.

Öğleden sonra kuşlardan önce davranıp iki kova erik topladım. İri, kokulu ve güzel tadı olan bir çeşit, ancak cinsini bilmiyorum. Gündüz vakitleri sakin, akşamları oldukça hareketli geçmeye başladı. Bu akşam biraz serin. Misafirlerimizden bir kısmı veranda ve avluda oturup üzerine şal istiyor. Diğer bir kısmı salona çıkmayı tercih ediyor. Salonda ağırladığımız misafirlerden bir çift çok özel bir nedenle gelmişler Taş Ev'e. Genç beyefendi dün aramış, rezervasyon yaptırmıştı, arkadaşlarından aldığı tavsiye üzerine. Evlilik teklifinde bulunacak yanındaki güzel kız arkadaşına. Her şeyin kusursuz olmasını istiyor doğal olarak. Salonun en güzel masasını bu çifte rezerve ediyorum. Özenle süslenmiş masaya beyefendinin arzusu üzerine bir kırmızı gül bırakıyorum. Bu özel günlerinde bize fazla gelir dedikleri bir şişe kaliteli kırmızı şarabın son damlasına kadar hakkını veriyorlar. Bol bol fotoğraf çektirip bugünü ölümsüzleştiriyorlar.

Yaylanın temiz havasına kendini bırakan misafirler geç vakitlere kadar oturuyorlar. Alaçatı aydınlatmaları gece karanlığında muhteşem görünüyor. Saat 00.00'ı geçince müzik yayınını kesiyorum. Bu saatlerden sonra müzik değil istedikleri, yayla havasının tatlı sohbeti...

7 Temmuz 2017 Cuma

HAFİF DOKUNUŞLAR

06/07/2017 Perşembe, Tire

Sabah alışveriş turundan sonra eşimle çıkıyoruz evden. Citroen'in süresi biten trafik sigortasını yapmaları için acenteyi arıyorum. Yazıhanenin önünde park etmeye çalışırken elinde poliçeyle birlikte İsmail Bey yanıma geliyor. Hızına şaşırıyorum. Burada en az on beş yirmi dakika takılacağımı bekliyordum oysa. 

Yaylada rahatsız etmeyen bir esinti var. Elektrikçiler geliyor. Gün boyunca üç ayrı ağacın dalları arasından sarkan Alaçatı aydınlatmasının montajına başlıyorlar. Uzun zamandır vakit bulamadığımız bu işle birlikte süs havuzumuzu da çalışmaya başlatıyoruz. Suyun geldiği büyük havuzun çıkış vanasını bulmamız zaman alıyor. Tam su geldi derken kesiliyor birden. Usta geri gidip boruda ağaç yapraklarıyla tıkanan yeri açıyor. Fıskiye tam kapasite çalışmaya başlıyor.

Bu arada bahçedeki ağaçtan reçellik armut topluyorum. Yapılması zor ama lezzeti harika bir reçel olduğunu söylüyor eşim. Gerçekten de kahvaltı esnasında misafirlerimizin en beğendiği reçellerden biri. Venüs peşimi bırakmıyor. Hiç beklemediğim bir anda sıçrayıp üstümü kirletiyor. Burada giyeceğim temiz bir şey kalmamış. İster istemez eve gidiyor üstümü değişiyorum. Yolda devamlı misafirlerimizden birileri ile karşılaşıyoruz. Beni dönüş yolunda görünce "Açık mısınız?" diye sormadan edemiyor. Hemen işimi halledip dönüyorum yaylaya.

Hava kararmaya başlarken Alaçatı aydınlatmalarını yakıyoruz. İki dokunuş Taş Ev'in havasını değiştiriyor. Avluya hoş bir hava kazandırıyor bu ufak değişiklikler. Havuzun fıskiyesinden akan suyun sesi ruhumuzu dinlendiriyor. 

Kuşadası'ndan gelen bir grup geç vakitlere kadar oturuyor. Eve yorgun dönüyoruz. 

6 Temmuz 2017 Perşembe

DEMI-GLACE SOSLU MANTARLI BONFİLE

05/07/2017 Çarşamba, Tire

Alışveriş için erken çıktım. Önce servise uğradım, pos cihazına henüz program yüklenmediğini, iki saate kadar getirip teslim edebileceklerini söylediler. İşlerim bittikten sonra eşimle birlikte yola koyulduk.

Bahçeden içeri girer girmez gördüğümüz iki araba bizi şaşırtıyor. Neden aramadılar ki bizi? Şefimiz "Misafirlerimiz az önce geldi, tam ben arayacakken girdiniz içeri." diyor. Sadece Taş Ev'de kahvaltı etmek için Aydın'dan gelmişler. İlk gelişleri değil. "Hafta arası kahvaltı vermiyoruz." demeye gönlümüz razı olmuyor. Madem o kadar yolu gelmişler bizim için. Onlara hemen mükellef bir kahvaltı hazırlıyoruz.

Hafiften esen rüzgar havanın sıcaklığını alıyor. Rutin işleri tamamlandıktan sonra elime iki kova alıp havuzun alt tarafındaki armut ağacına gidiyorum. Birkaç gün daha geciksem kuşlardan geriye bir şey kalmayacak. Yetişebildiklerimi topluyor, ağacın alt kesimlerine çıkıp dalları sallıyorum. Patır patır dökülüyorlar yere. Aklıma geçen sene sadece bir tek meyve veren erik ağacı geliyor. Bu güzel kokulu, küçük bir şeftali büyüklüğündeki eriğin muhteşem tadı var. Erik ağacının yerini üç aşağı beş yukarı biliyordum ama üzerinde meyve bulacağımı hiç beklemiyordum. Tam zamanında gelmişim. Ağacın üzerinde yarım kova kadar erik sanki toplamamı bekliyor. Elimi uzatır uzatmaz avucuma düşüyor.

Ceviz ağacının altında keyifli bir yemek yiyoruz. Az önce gelen elektrikçiye yarın yapacağı işleri anlatıyorum. Havuzu işler hale getirecek, Taş Ev'in önündeki ağaçların dalları arasına Alaçatı aydınlatmalarını tesis edecek. Nihayet servis geliyor ve pos cihazını teslim ediyor. Kullanımı son derece basit olan cihaz hakkında bilgi veriyor.  

Akşamın misafirleri ısrarla verandada ya da bahçede oturmak istiyorlar. Servisler açılıyor, siparişler alınıyor. Şefe soruyor konuklarımızdan biri, "Ne tavsiye edersin?" "Siz onu bana bırakın." diyor şefimiz, kendinden emin bir şekilde. Hemen kolları sıvıyor. Misafirlerimize birer "Demi-glace soslu mantarlı bonfile" hazırlıyor. Harika görünüyor. Ne yazık ki çoğu zaman bu güzelliklerin fotoğrafını çekmek sonradan geliyor aklıma. Misafirlerimizden tam not alıyor bu muhteşem güzellik. Israrla dışarıda oturmak isteyen misafirlerimizden bazıları üşüdüklerini söyleyip şal istiyorlar. Buna çok şaşırıyorum. "Bu sıcakta üşümek güzel bir şey." diyorum. Yemeklerini yiyen misafirlerimiz, salona çıkıyor, şehrin ışıklarını büyülenmiş gözlerle seyrederken çaylarını yudumluyorlar.     

5 Temmuz 2017 Çarşamba

TATİL

04/07/2017 Salı, Tire

Bizim bu tatil gününü gözden geçirmemiz lazım. Haftanın diğer günleri fırsat bulup yapamadığımız bütün işleri adına tatil dediğimiz bu salı günlerine ayırınca hiç tatil yapmamış oluyoruz. Neyse ki sabah çok erken kalkmıyorum. Ama eşim kargalar ötmeye başlamadan önce ayakta. Biraz insaflı davranıyor da, saat 10.00'a doğru kahvaltıya davet çağrıları başlıyor. Kahvaltımızı tamamlar tamamlamaz canhıraş bir koşuşturma başlıyor. Pazar alışverişi... Acaba park yeri bulacak mıyım? Gece yağmur yağar, bizim Venüs'ün aklı ermez ıslanır diye gece vakti kapattığım kulübesinden bir an önce çıkarmak istiyorum. Yeni pos cihazını işler hale getirmem için bankalarla görüşmem lazım. Muhasebeye uğrayacağım...

Alınacaklar listesine bakıyorum. Yarım saatte hepsini hallederim gibi geliyor. Ama hiç de öyle olmuyor. Pazarı bir baştan bir başa dolaşıyorum. En tazesini en uygun fiyatlı olanını bulacağım diye dolanıp duruyorum. Tam bankaya uğrayacakken banka öğle tatiline giriyor. Aldığım malzemeleri yukarı, yaylaya çıkarıyorum. İlk işim Venüs'ü serbest bırakmak. Sevinci görülmeye değer. Vakit geçirmeden Fifi ile oynaşmaya başlıyor. Oradan kümese tavukları doyurmaya gidiyorum. Kara kızların çoğu kümesin çatısından aşağı atlamış zaten. İçeridekiler kapıya üşüşmüş gıdak gıdak sesleriyle elimdeki kovaya odaklanmışlar. Nefis bir hava var. Güneş yakmıyor. Kapının önündeki kırmızı erik ağacı meyvelerini dökmeye devam etmiş. Eşim arıyor. "Nerede kaldın?" Bu güzel havayı bırakmak gelmiyor içimden. Tavukların kümese girmek istemediğini söylüyorum.

Venüs havuzuna girmiş serinliyor. Kızım son geldiğinde getirmişti ona. İçini suyla dolduruyorum sentetik kumaştan yapılan su geçirmez havuzu. Sağlam bir dokusu olduğu için bizimki dişlerini geçiremiyor. Bir bakıyoruz bembeyaz, temizlemiş kendini. Az sonra havuza giriyor, oradan çıkıp yerlerde yuvarlanıyor, simsiyah olup geliyor. Fifi her zaman zarif. Venüs gün geçtikçe irileşirken yanında çok küçük kaldı garibim. Venüs onun kah boynunu kah kulağını, bacağını ısırıyor. Aslında niyeti oyun. Bazen dozunu kaçırıp canını yakınca Fifi ona haddini bildiriyor. Her zaman Fifi'yi haklı buluyoruz böyle durumlarda.

Eşimle bir yerlere kaçma fırsatı kaçıyor elimizden dönüş saatim gecikince. Tatil günümüzü pazartesi günlerine çevirmenin en azında bize tam gün tatil yapma imkanı verebileceğini düşünüyoruz. Bunun yanı sıra salı günleri dışarıdan gelen ziyaretçileri de geri çevirmemiş olabileceğiz yaz sezonunda. Taş Ev henüz faaliyete geçmeden "En güzel et orada yenir." diye nam yapmış bir restorana gidiyoruz. İş yeri sahibi bizi karşılıyor, hünerli ustalarının elinden bonfile, ızgara köfte, madalyon denilen farklı lezzetlerin tadına bakıyoruz. İşyerinin sahibi bizim de et ürünlerini temin ettiğimiz tanınmış bir kasap. İşlerini biliyorlar. Keşkeğimizi, tatlılarımız yedikten sonra kalkıyoruz. Uzak bir yerlere gitmek ayrı bir yorgunluk getirecekti. Günü bu şekilde geçirmek iyi geliyor bize. Hele işyeri sahibinin samimi sohbeti arasında kayınpederimle ilgili anılarından söz etmesi, giyimindeki titizliğini anlatması anılarımızı canlandırıyor.

Hava henüz kararmadan yaylaya çıkıyoruz. Pazardan aldığımız bir kısım malzemeleri de dolaplara yerleştirsek iyi olacak. Kümesin dışında kalan tavukları da içeri sokup kapısını kapatırsak işi sağlama almış olacağız. Venüs bu gece serbest kalsın. Artık havlamayı da öğrendi nasıl olsa. Fifi'yi taklit etmeye çalışıyor ama onun çıkardığı ses çok kalın ve ürkütücü.

4 Temmuz 2017 Salı

LİMONATA GİBİ HAVA

03/07/2017 Pazartesi, Tire

Kavurucu sıcaklar sona erdi. Yaylaya çıkarken zeytinliğe uğruyorum. İki sene önce diktiğimiz fidanların bir kısmı kurumuş. Kendini kurtaranlar da var aralarında. Her taraf yabani otlarla sarılmış. Geçen sene epey meyvesini topladığımız iki armut ağacını arıyorum. Zor olmuyor onları bulmam. Ne yazık ki üzerinde sadece on on beş meyve kalmış. Çoğunu kuşlar yemiş gerisini bahçeden geçenler. Armut toplamak kolay. Sapı dalından hemen ayrılıyor, vişne gibi insanın tırnaklarını sökmüyor. Komşumuz Nihat Dayı birkaç kasa armut toplamış pazara hazırlıyor. Arabayı durdurup hal hatır soruyorum. O da kasadan iki armut alıp bana uzatıyor.

Avluda güzel bir esinti var. Tam keyif yapılacak bir hava. Motosikletli bir genç geliyor. Pos makinesi arızasından dolayı hesabı ödeyemediğinden üşenmemiş borcunu hemen getirmiş. O kadar yolu sadece bunun için gelmesi üzüyor beni. Çay kahve ikram etmek istiyorum, işi olduğunu söyleyip ayrılıyor.

Kışın gündüz saatleri genel olarak sakin geçiyordu. Taş Ev'de ilk yazımızı yaşıyoruz. Havaların ısınmasıyla beraber misafirler artık daha erken saatlerde gelmeye başladılar. Pazar tatil günü olduğu için pazartesi günleri bazen durgun geçiyor. Bununla birlikte kesin bir genelleme yapmak doğru değil. Hiç ummadığımız bir anda sanki anlaşmışlar gibi bahçe arabalarla doluyor. Uzun bir aradan sonra bugünü sakin geçiriyoruz. Böylelikle biriken günlüklerimi yazmama fırsat doğuyor. 

Şehre dönüp derin bir nefes alıyorum. Gerçekten hava limonata kıvamında. Akşam üzeri şefimiz güzel bir masa hazırlıyor. Terzi söküğünü dikemez hesabı mezeleri tatma fırsatı bulamıyordum. E, bu kadar mezeyi karşımda görünce canım yanında soğuk bir bira çekiyor. Şefim ağzımdan çıkar çıkmaz buz gibi birayı masaya koyuyor. Ne yazık ki eşim yanımda değil. Onun şanssızlığı mı desem, böyle bir fırsat yakalayamıyoruz. Bir bakıma onun da kabahati var bunda. Mesela o burada olsaydı, illa ki mutfakta bir şeyler deniyor olurdu. Mezelerin hepsi benden on numara alıyor. Şefin sikordaki adlı mezesi gerçekten beğenildiği kadar var. Kiraz ağacının altındaki masadan kalkar kalkmaz yakın bir dostumu karşılıyorum. Güneş batarken sevgili oğluyla birlikte rakılarını yudumluyorlar. Hafiften esen rüzgar tenimizi tatlı tatlı okşarken durgun havalarda ara sıra ortaya çıkan sivrisinekleri de uzaklaştırıyor.

Venüs'ün keyfi yerinde. Misafirler biraz ilgi gösterdiğinde şımarıyor. Kulübesine kapatmak ona eziyet olacağından mecburen bir ağaca bağlayacağız bundan sonra.

3 Temmuz 2017 Pazartesi

MADIMAK KATLİAMI

02/07/2017 Pazar, Tire

Bütün memleket sıcaktan kavruluyor. Yayla da nasibini alıyor bundan. Normal olarak su içmeyen ben, bardak bardak buzlu su tüketiyorum. Zaman zaman esen hafif rüzgar ağaçların yapraklarını kıpırdatmaya başlayınca bir oh çekiyorum. 

Verandayı yemek misafirlerine ayırıyoruz. Avludaki masalar dolunca gelen misafirlerimizi geri göndermek zorunda kalıyoruz. Genç bir çift verandadaki masalardan birine oturuyor. Delikanlı kolunu gösteriyor. Güneşin yaktığı yer pembe bir renk almış. 

Hayvan dostlarımız da sıcaktan bunalmış durumda. Kara kızlar ağzı açık dolaşıyor, toprağı eşeleyip kendilerine serinleyebilecekleri yerler hazırlıyorlar. Venüs havuzunda yıkandıktan sonra gölge yerler arıyor. 

Madımak Oteli faciasının yıl dönümü imiş bugün. Ayna Hikayesi/Aytül Örcün'ün yazısını okudum. Harika bir yazı, çünkü yaşadıkları dökülmüş kaleminden. Sivas'ın topraklarından ilericiler, gericiler, halk ozanları fışkırır. O gün tam manasıyla bir katliamdı. Nasıl örtbas edildi bu facianın sorumluları? Diri diri yaktılar ülkenin yüreği güzel insanlarını. Bu ülkenin bir vatandaşı olmaktan utanıyorum. Bir insan nasıl bu kadar canileşebilir? Her 2 Temmuz'da etkinlikler düzenleniyor. Etkinlikleri düzenleyenler, bu etkinliklere zamanları el verdiğince katılanlar sadece o dehşet gününü hatırlıyor, hayatını kaybeden o genç insanlara üzülüyorlar. Ne var ki bir daha böyle insanlık dışı olayların yaşanmaması için elle tutulur bir tedbir alınamıyor bu ortamda. Yurdum insanları özellikle sorgulamayan, dogmatik fikirlerle bezenmiş bir eğitim sistemi içinden geçirilerek birer canlı bomba haline getiriliyor. Ne değişti o günden bu yana? Yine bir kıvılcım yeter yeni Madımak'lara... Çağımızın teknolojisini kullanarak daha kalabalık güruh daha büyük faciaların mimarı olabilir. 

Çaresizlik... Toplumu en kolay kandırmanın yolu dini duyguları kullanmak. Din dışı söylemlere kimsenin aklı ermiyor. Hak, adalet hak getire. Kılıçdaroğlu yürüyor günlerdir adalet vurgusu yaparak. Birileri çıkıyor bu yürüyüş "Fetö'ye hizmet ediyor." diyor. Milletimiz kanıyor buna (!) Aklımı yitireceğim. Herkesin bildiğini tekrarlamama gerek yok. Yahu kim hizmet etti Fetö'ye? Kim dedi "Ne istediniz de vermedik?" Kim orduyu, yargıyı, emniyeti, üniversiteleri Fetö'cülere teslim etti? Kim onların rahat rahat ülke idaresine yuvalanmalarına kol kanat gerdi? 

Ama biliyorum. Gün olur, devran döner. Ne zaman ki ABD alacağını alır bu zat-ı muhteremlerden, işte o zaman sonları hayır olmayacak. Aynı Osama Bin Ladin'e yaptıkları gibi önce palazlandırıp alacaklarını aldıktan sonra terörist ilan edecekler. O günleri görür müyüz bilemem ama görmeyi en çok arzulayanlardan biriyim. Eğer insan üstü bir adalet mekanizması varsa hak yolunu bulacaktır. 

Memleketimin kafası çalışan güzel insanlarına güzel bir şeyler söylemek isterim. Lakin o masum vatandaşların canice yakıldığı yıllardan daha geriye gitmiş bir durumda görüyorum ülkemizi. Sorun kötü yönetim, cepleri doldurma, sağlık, adaletsizlik değil bence. Onlar belli bir misyonun vicdan yoksunu askerleri. Görevlerini başarıyla yapıyorlar. Bana göre en büyük sorun halkın düşünme kapasitesini yitirmesi. Evladını gönderiyor askere. Vatanı korumak için değil, sadece ABD çıkarları için. Gencecik çocuklar ölüyor. Üzerine bir etiket, "Şehit oldu." Annesinin bağrı yanıyor ama taş basıyor yüreğine. Babası başı önde, "Vatan sağ olsun." Hangi vatan? Kimin vatanı? Milli çıkarımız nerede? Terör bitecek "Evet" çıksın yeter ki (!)" Hemen ertesi gün bitecek terör. "Analar ağlamasın, evet deyin." Ah benim balık hafızalı, demeye dilim varmıyor ama düşünme yoksunu halkım. Birileri çıkıyor "Öl de ölelim." diye nara atıyor. Ölüyorlar da. Kimi Marmara gemisinde, kimi Boğaz Köprüsünde, kimi terörist kurşunuyla. "Şehit" diyorlar adına. Neyin uğruna? Kurtuluş savaşı mı bu? Yoksa iktidarın politik hatalarından doğan tablo mu? Adam demokrasiyi bir araç olarak gördüğünü söylemişti gençliğinde. Şimdi nimetlerinden faydalanıyor. Milli İrade (!) "Halkım beni seçiyor, beni istiyor. Hata üstüne hata yapıyorum, bir sürü insanın kanları var elimde, yine beni destekliyorlar." Bu toplumun ayarı kaçmış. Demokrasi her zaman söylediğim üzere kocaman bir kandırmaca. Lider iyi bir hatip, halk sorgulayıcı olmazsa demokrasi Hitler'in faşist rejiminden daha kötü hale gelir. Şimdi Reis çıksa dese ki, "Ya bunlar laftan anlamıyorlar, gidin şurayı da ateşe verip hepsinin kökünü kurutun." Kaç yüz bin kişi toplar acaba? Korkutucu bir durum.

Bu konulara girmeyim diyorum ama girmeden olmuyor işte. Akşamın ilerleyen saatleri. Güzel bir esinti çıktı. Geç vakitlere kadar oturuyorlar. Haksız de değiller. Bu güzel esinti insanı yerinden kaldırmıyor. Eşim ve kızımı gönderiyorum. Venüs kulübesine girmemek konusunda ısrarcı. Bu gece serbest bırakıyorum. Havlamayı öğrendi nasıl olsa. Hem de ne havlama. Bir gür sesi var ki, hiç bir hanımefendiden çıkmaz öyle bir ses. 

2 Temmuz 2017 Pazar

SICAKKK...

29/06/2017 Perşembe, Tire

Sabah alışverişinden sonra ilk durağım servis. Ne yazık ki pos cihazı bir türlü olmuyor. Merkezden destek alacaklarmış. Eşim ve oğlumu biraz dinlenmeleri için evde kalıyorlar, yalnız çıkıyorum yaylaya. Bunaltıcı sıcak var. Dün akşam geç dönünce yazacak takat kalmıyor. Facebook sayfalarında gezinmeye devam ediyorum. Güzel müzik paylaşımları var. Bir de hünerli hayvan dostlarımızın gösterileri. Küçük kedi yavrusu ile civcivin oynaşması gülümsetiyor. Sayfayı her aşağı sürüklediğimde bu son diyorum ama karşıma daha ilginç bir şey çıkıyor. Zaman su gibi akıyor. 

Nihayet sakin bir gün yaşıyoruz. Bayram süresince biriken günlüklerimi yazma imkanı veriyor bu sakinlik. Bayramdan sonra menüde yapmayı düşündüğüm düzenleme var aklımda. Açıldığımız günden bu yana fiyatlarda artış yapmadık. Kasabından mandıra ürünlerine, fırınından manavına en az iki kez zam gördük. Fiyatlarımızın piyasaya göre düşük kaldığını misafirlerimizin tepkilerinden anlamak mümkün. Birkaç gün önce üç kişilik arkadaş grubunu ağırlamıştık. Hesabı ayrı ayrı ödemek istediler. Çıkardığım hesaba inanamayıp "Bu toplamı mı yediklerimizin? Emin misiniz?" diye ısrarla sordular defalarca. 

Çarşıda karşılaştığım bir bankanın müdürü, şubedeki çalışma arkadaşları ile cuma gününe geleceklerini söylüyor. Akşam misafirlerini ağırlıyoruz. Çok yorucu bir gün olmaması soluk almamızı sağlıyor.

30/06/2017 Cuma, Tire

Bugün çok çok özel bir gün. Evet, evlilik yıl dönümümüz. Ne var ki işler de çok yoğun. Eşime sürpriz hazırlamayı düşünürken yukarıdan telefon geliyor. Kahvaltı için misafirler gelmiş. Dönüp eşimi alıyor, yaylaya çıkıyoruz. Hafta arası kahvaltı vermiyoruz ama gelenler geriye çevirmeyeceğimiz insanlar. Bankanın misafir grubuna hazırlıklar devam ederken ardı ardına rezervasyonlar geliyor. 

Boğucu bir sıcak var. Yaylada bile yaprak kımıldamıyor. Kahvaltıdan itibaren bir saniye boş oturmuyoruz. Pos makinesinin serviste olması sıkıyor canımı. Gelen misafirlerimiz durumu anlayışla karşılıyor, ödemeleri nakit olarak yapıyorlar. Yanında nakit bulundurmayanların isim ve telefon numarasını alıp "Bir sonra geldiğinizde ödersiniz." diyorum. Karşılıklı mahcup hissediyoruz kendimizi birbirimize karşı. "Kusura bakmayın" demeleri beni daha çok üzüyor. "Ne demek efendim, hata bizim, ama elden ne gelir, acelesi yok sonra ödersiniz." Genç bir çifti uğurlarken "Cihazınız gelince bizi arayın, kaldığımız yerden devam ederiz, zira burayı çok sevdik." diyor. 

Yeni bir şişe soğutucu dolaba ihtiyacımız var. Parasını ödedikten birkaç saat sonra servis getirip kuruyor. Hizmetteki sürat şaşırtıyor. Böylelikle hiçbir markanın soğutucu dolabına ihtiyacımız kalmıyor. İstediğimi istediğim yerden alırım artık.

Akşamın çat kapı misafirleri gelince veranda ve bahçe doluyor. Bankacı grubun masalarını düzenlemeye başlıyoruz. Onların işi kolay, önceden kararlaştırdığımız bir menü alacakları için. Servisler açılıyor, mezeler masalara yerleştiriliyor. Bütün şube çalışanları gönüllerince yemeklerini yerken içkilerini yudumluyorlar ağaçların altında. Bugün tüm zamanların cuma günü rekorunu kırıyoruz. Demek ki, ticaret böyle bir şey. Dünkü sakinliğin ardından bugünün hareketliliği tam bir tezat oluşturuyor. Mutfak ve servis misafirlerden tam not alıyor. 

Arada bugünün evlilik yıl dönümümüz olduğu aklıma düşüyor. Çaresizliğime üzülüyorum. Eşim de yoruluyor ama o halinden memnun. Misafir ağırlamak onun ruhunda var. Ne bel ağrısını düşünüyor ne ayak ağrısını. O telaş içinde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Saat 22.04'te bir araba daha giriyor bahçeye. Ben servisimizin kapandığını söylemeye hazırlanırken eşimin geleni geri çevirmeye hiç niyeti yok. Çaresiz kabul ediyorum. Verandada boşalan masalardan birine oturuyorlar. Soğukların yanı sıra sıcakları hemen söylüyorlar. Misafirler hallerinden memnun. Şehir yanarken burada tatlı tatlı esmeye başlayan rüzgarı kaçırmak istemiyorlar. Saat 24.00 te müziğin sesini kısıyorum. Ekibi gönderdiğimizde grupla birlikte daha üç masa var oturan. Yarım saat sonra grup misafirlerini uğurluyoruz. Geç gelen konuklar içkilerinin yarısında henüz. Sabırla bekliyoruz. Kalkın artık demeye dilimiz varmıyor. Eşimin ısrarıyla servis saati bittikten sonra kabul ettiğimiz misafirlerimiz saat 01.30' a kadar oturuyorlar. Eşim bu vakte kadar kalmamızın sebebini kendinden görüp beni yalnız bırakmıyor. Böylelikle orijinal bir evlilik yıl dönümü geçiriyoruz. 

01/07/2017 Cumartesi, Tire

Ayın ilk günü. Sıcak kavurmaya devam ediyor. Oğlumun biletini alıp çıkıyoruz yaylaya. Bugün akşam yolcu edeceğiz onu. Bugün de hareketli başlıyor. Öğleden sonra gelen konuklarımız açıldığımız günden beri bizi tercih ediyor. 

Her gün aksatmadan yazdığım günlük bedenimin yorgun düşmesinden dolayı aksıyor. Dolayısıyla önemli ayrıntılar zihnimden kayboluyor. Bu iyi bir şey değil. Lakin Ödemiş'ten gelen misafirleri unutmam mümkün değil. Veranda ve bahçe dururken salonda oturmak istiyorlar. Yukarıda ne kadar katlanır cam varsa hepsini açıyorum. Masayı mezelerle donatıyoruz. Rakısından şarabına, birasından sodasına kadar her türlü içki geliyor masaya. Sıcaklardan sonra meyve ve tatlılarıyla devam ediyorlar eğlenceli sohbetlerine. Arada özel olarak istedikleri müzik parçalarını memnuniyetle kabul ediyorum. Bir diskjokeyliğimiz kalmıştı yapmadığım, Allah onu da nasip etti. Bu masa açıldığımız günden bu yana en yüksek hesabı bırakıyor. Eşime takılıyorum, "Her gün böyle iki masa olsa yeter." Misafirlerimiz Taş Ev'i kendi evleri gibi görecek kadar rahatlar. Böyle hissetmeleri bizi memnun ediyor. Bazen aşağı inip biralarını kendileri yukarı çıkarıyorlar. Adisyon defteri arkalı önlü doluyor, ilk defa ikinci bir sayfa açıyorum aynı masaya. 

Bu arada yaşlıca bir çift geliyor. Teşhir masasındaki bizim kara kızların yumurtaları dikkatini çekiyor hanımefendinin. Otuz adet yumurta hazırlamamızı istiyorlar. Epey bir kararsızlıktan sonra kiraz ağacının altındaki masaya oturuyorlar. Beyefendi subay emeklisi yanlış hatırlamıyorsam. Yakın zaman önce yine gelmiş çay içmişlerdi. Epey bir sohbet etmiştik ama ayrıntıları aklımda kalmamış. "Önce birer çay içelim." diyorlar, "Yemekleri daha sonra söyleriz." Asıl niyetleri şehrin bunaltıcı sıcağından bir nebze olsun kurtulmak. Müziğin sesini biraz kısmamızı istiyorlar. Salondaki misafirlerin taleplerine ters bir durum ama yine onların dediğini yapıyorum. Yemek yemek gibi bir niyetleri de yok belli. Menemen, sahanda yumurta ve bir de keşkek söylüyorlar. Bir müddet sonra oturdukları yerden kalkıp daha manzaralı bir masaya geçiyorlar. Siparişleri yerine getiriliyor. Tam servis edilecekken beyefendi giriyor içeri. "Kusura bakmayın biz kalkmak istiyoruz." Şaşkın bir vaziyette "Yemekleriniz hazırlandı, kalkmanıza nedir sebep?" diyorum. "Yukarıda içki içiyorlar, biz rahatsız olduk." Çaresiz kabul ediyorum, misafirin her zaman haklı olduğu felsefesine uygun olarak. Düşünüyorum bir yandan. Empati yapıyorum. Ben olsam ne yapardım. Öncelikle burası alkollü içki servisi yapılan bir lokanta. İçki içilen bir yer istemiyorsam park ve bahçeler müdürlüğüne ya da çay bahçesine giderdim. Daha önemlisi, diyelim ki hata yaptım içki içilen bir yere düştüm. Hemen kalkmam gerekiyorsa en azından siparişini verdiğim ve benim için hazırlanan yemeklerin parasını verirdim. Hani ben yine yemedikleri yemeğin parasını alacak kadar çiğ değilim ancak böyle bir nezaket de beklemek hakkım. Eski subayların hele kurmayların nezaket kuralları ve nerede nasıl oturup kalkılması hususunda eğitimden geçirildiklerini biliyorum. Şimdiki subaylar içkili lokantaya geliyor, "Burada namaz kılabileceğim bir yer var mı?" diye soruyorlar. Bunları yazarken rahatlıyorum. Kızıyor muyum? Hayır. Her şeye hazırlıklı olmam gerektiğine olan inancım bana geniş bir tolerans kabiliyeti veriyor. Üzülüyor muyum? Evet. Dili, dini, siyasal görüşü ne olursa olsun Taş Ev'de misafir ettiğimiz insanların seviyeli olmasından mutluluk duyuyorum. Aksi durumlar üzüyor beni elbette. Kişisel olarak milli kıyafetimizle alakası olmayan ve belli bir görüşü taşıdıklarını haykıran kıyafetler rahatsız ediyor beni. Ancak böyle kıyafetlerle gelen son derece yüksek kültür seviyesine sahip insanları da ağırlıyoruz burada. Hizmette kusur etmiyoruz kişisel rahatsızlıklarımızı bir yana bırakıp. Hatta bu sıcaklarda üzülüyorum onlara. Her zaman düşünürüm, erkekler başına geçirse o örtüleri ne kadar dayanırlar acaba?

Tam kapanış saatinde üç kişi daha geliyor. Kıramıyoruz dakika farkıyla. Hemen sıcak siparişlerini alıp servisi kapatıyor, ekibi gönderiyoruz. Saat 23.00. Üç araba dolusu insan, çoluk çocuk bir düğün alayı gibi bahçeye giriyor. Nazik bir şekilde servisimizin kapandığını söylüyoruz. Onlar çıkar çıkmaz iki çift daha geliyor motosikletleriyle. Anlaşılan şehirden bunalan kapağı atıyor yaylaya. Motosikletlileri de nazikçe uğurluyoruz. Kalan tek masanın kalkmaya niyetleri yok gibi. İçlerinden biri yakından tanıdığım biri. "Açıkça söyleyeyim." diyor, "Buradan kalkıp şehrin cehennem sıcağına gitmeyi istemiyoruz." Gece yarısını geçtikten sonra uğurluyoruz misafirlerimizi. Işıkları kapatıp bahçe kapısından çıkarken bir arabayla burun buruna geliyoruz. İnip demir kapıyı kilitlerken gelenler kapattığımızı anlıyor, geri geri giderek hiçbir şey söylemeden uzaklaşıyorlar. Gelen her kimse ya uykusu kaçmış ya da sıcak başına vurmuş olmalı.